Tebük Gazâsı nasıl gerçekleşmiştir?

(Hicret’in 9. senesi Receb ayı / Milâdî 630)

Hicret’in 9. senesi, İslam’ın Arabistan Yarımadası’nda bütün haşmetiyle ya­yıldığı senedir. Bir taraftan dalga dalga insanlar Medine’ye gelerek Resûl-i Ek­rem’e İslamiyet üzerine bîat edi­yor, diğer taraftan Müslüman olmuş kabilelerin dinî ve idarî işlerini tanzim etmek gayesiyle etrafa memurlar ve vâliler gönde­riliyordu. Hülâsa, Asr-ı Saadet’­te İslam, 9. Hicrî senede en şaşaalı ve ihtişamlı devrini ya­şı­yordu.

Ancak parlayan bu güneşin haşmetini çekemeyen devletler de vardı. On­lardan biri, o zamanın en güçlü devletleri arasında yer alan Bizans’tı. Başında Kayser Heraklius vardı. Çevredeki Hıristiyan Araplardan da gördüğü tahrik ne­ticesinde Din-i Mübîn-i İslam’ı ve müntesiplerini ortadan kaldırmak maksa­dıyla büyük bir ordu hazırlıyordu. Bu maksatla Cüzam, Lahm, Âmile, Gassan v.s. kabileler de Heraklius’un bu ordusuna katılacaklardı.[1]Bir insan seli ha­linde Medine üzerine akacak ve güya Müslümanları imhâ edeceklerdi.

Durumu Re­sû­lul­lah Efendimiz derhal haber aldı ve ânında hazırlığa baş­ladı.

Peygamber Efendimiz, herhangi bir gazâya çıkarken, maksadını açıkla­maz­dı; bir başka yere gidecekmiş gibi dav­ranır ve konuşurdu.

Bu sefer öyle yapmadı. Halkın ona göre hazırlanması için, gidilecek yerin uzaklığını, zamanın kıtlık ve yokluk zamanı olduğunu, düşmanın da çoklu­ğunu açıkça mücahit­lere bildirdi.[2]

Medine içinde harp hazırlıkları başlarken, Peygamber Efendimiz, etraftaki Müslüman kabilelere de haber gönderdi ve harp için mücahit istedi.[3]
Zenginlerin Yardımı

Her tarafta kıtlık ve kuraklık hâkimdi. Harbe iştirak edecek mücahitlerden birçoğunun silah satın alacak, harp hazırlığı için sarfedecek paraları yoktu.

Resûl-i Ekrem, Müslüman zenginleri, harp hazırlığı ve teçhizatı için yar­dıma çağırdı.

Hali vakti yerinde olan Müslümanlar, bu davete derhal icabet ettiler.
Hz. Ömer’in Yardımı

Hz. Ömer, Nebiyy-i Ekrem Efendimizin davetine koşanların başındaydı. Kendi kendine, “Bugün Ebû Bekir’i geçeceğim!” diyordu. Malının yarısını alıp Peygamber Efen­dimize getirdi.

Resûl-i Ekrem, “Ey Ömer! Ev halkına ne bıraktın?” diye sordu.

Hz. Ömer, “Size getirdiğimin bir mislini bıraktım” dedi.[4]
Hz. Ebû Bekir’in Yardımı

Hz. Ebû Bekir, bütün serveti olan dört bin dirhem[5]gümüşü alıp huzur-u Risâlete getirdi.

Hz. Ömer, onun ne getirmiş olduğunu merakla öğrenmek istiyor­du.

Peygamber Efendimiz, “Ey Ebû Bekir! Ev halkına ne bıraktın?” di­ye sordu.

Sıddık-ı Ekber sevinçle, “Onlara, Allah ve Resûlünü bıraktım!”[6]cevabını verdi.

Bu fedakârlık karşısında Hz. Ömerü’l-Faruk’un gözleri yaşardı ve “Anam ba­bam sana feda olsun ey Ebû Bekir!” dedi. “Hayır yolundaki her yarışta beni muhakkak geçiyorsun! Artık hiçbir şeyde seni geçemeyeceğimi iyice anla­dım!”[7]
Hz. Osman’ın Yardımı

“Zinnureyn” lakabının sahibi Hz. Osman, o sırada Şam’a göndermek üzere bir ticaret kervanı hazırlamıştı. Yardım daveti üzerine, kervanı Şam’a gönder­mekten vazgeçti ve üç yüz deveyi üzerindeki mallarla birlikte Hz. Re­sû­lul­lah’a teslim etti. Ayrıca elli at ve bin altın nakit hibe etti.

Hz. Osman b. Affan’ın bu fedakârlığı karşısında Server-i Kâinat Efendimiz, “Allahım, ben Osman’dan râzıyım, sen de ondan râzı ol!”[8]buyurdu.
Hz. Abdurrahman b. Avf’ın Yardımı

Hz. Re­sû­lul­lah’ın yardım davetine Abdurrahman b. Avf (r.a.), dört bin dir­hemle koştu.

“Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Bu dört bin dirhemi size takdim ediyorum; bir o ka­darını da ev halkım için bıraktım.”

Resûl-i Ekrem, “Getirdiğin de, ev halkına bıraktığın da bereketli olsun!” bu­yurdu.[9]

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu duası bereketiyledir ki Abdurrahman b. Avf Hazretleri vefat ettiği zaman, dört hanımından sadece her birisinin miras his­sesine on sekiz bin miskal altın düştüğünü görmüşlerdi.[10]

Daha birçok Müslüman, ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durma­dı­lar. Kimi hurma getiriyor, kimi devesini getirip ordunun hizmetine veri­yor­du. Hiçbiri, getireceği şeyin büyüklüğüne, azlığına, ehemmiyetsizliğine ba­kıp yar­dıma koşmaktan geri kalmıyordu.
Bir Sa’ Hurmayla Yardıma Koşan Zât

Ebû Akîl, elinde bir sa’ hurmayla Re­sû­lul­lah’ın huzuruna geldi.

“Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “İki sa’ hurma karşılığında bütün gece sırtımla su çektim. Bu iki sa’dan birini ev halkım için bıraktım, diğerini de Rabbimin rıza­sını kazanmak için size getirdim!”

Bundan son derece mütehassis olan Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Allah, se­nin getirdiğini de, ev halkına bıraktığını da bereketli kılsın!” diye buyurdu ve getirilen hurmaların sadakalar kısmına dökülmesini emretti.[11]

Bir başka fakir Müslüman olan Ulbe b. Zeyd, Allah Resûlünün bu davetine can-ü gönülden bir şeylerle katılmak istiyordu. Ama götürecek hemen hemen hiçbir şeyi yoktu. Allah’a yalvardı: “Ey Allahım! Sen, cihada çıkmayı emrettin. Hâlbuki beni, Resûlünle birlikte cihada çıkabilecek bir bineğe sahip kılmadın.” Sonra, kendilerinden yararlandığı bazı şeylerle Hz. Re­sû­lul­lah’ın huzuruna geldi.

“Yâ Re­sû­lal­lah! Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Kendisin­den faydalandığım şu şeyleri tasadduk ediyorum” dedi ve ilave etti: “Bundan dolayı, beni üzen ve­ya bana kötü söyleyen ya da benimle ‘Bu da tasadduk edi­lir mi?’ deyip eğlenecek kimseye hakkımı helâl ediyorum!”[12]

Peygamber Efendimiz, “Allah, sadakanı kabul buyursun!” dedi.

Ertesi gün, Peygamber Efendimiz, ashabına, “Şu gece ta­sad­duk­ta bulunmuş kişi nerededir?” diye sordu.

Kimsede bir hareket görülmedi.

Bu sefer Efendimiz, “Gece sadakayı veren nerede ise aya­ğa kalksın!” bu­yur­du.

Ulbe ayağa kalktı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ben, senin sadakanı kabul et­tim. Seni müjdele­rim! Muhammed’in varlığı kudret elin­de olan Allah’a ye­min ederim ki sen, sa­da­kası kabul olunanların divânına yazıldın!”[13]buyurdu.

Ulbe, bundan son derece memnun oldu.
Müslüman Kadınların Fedakârlığı

Müslüman kadınların bu yolda gösterdikleri fedakârlıklar da takdire şâ­yandı. Boyunlarında, el ve kulaklarında ne kadar ziynet eşyası varsa, Allah yo­lunda cihada çıkacak olan ordunun hazırlığı için getirip onları Hz. Re­sû­lul­lah’a seve seve teslim etmekte asla tereddüt göstermiyorlardı.

Eslem kabilesine mensup Ümmü Sinan der ki:

“Âişe’nin (r.anha) evinde, Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) önüne serilmiş bir örtü gör­düm. Üzerinde fil dişinden bilezikler, pazubentler, yüzükler, halhallar, küpe­ler, develerin ayaklarını bağlayacak kayışlar ile kadınlar tarafından gönderilen ve Müslümanların savaşa hazırlan­ma­larına yarayan birtakım şeyler bulunu­yordu.”[14]

İşte, bütün bu yardımlarla, kıtlık, yoksulluk ve fakirlik yüzünden harbe işti­rak edecek durumdan mahrum bulunan birçok Müs­lü­mana da silah tedarik edildi, sefer hazırlığı yapıldı, harp teçhizatı sağlandı.
Bekkâun

Harbe iştirak etmek isteyenler öylesine çoktu ki zengin ashabın yardımları bile onların teçhizi için kâfi gelmiyordu. Durumları müsait olmayanlar, Re­sû­lul­lah’a, sefere gönüllü olarak katılmak istediklerini belirtiyorlar, ancak kimine binecek deve, kimine silah, ki­mi­ne ise yol azığı tedarik edilemediğinden kabul edilmiyordu.

Red cevabı alanlar arasında “Bekkâun,” yani “Ağlayanlar” diye meş­hur ye­di zât vardı ki şunlardı:

Salim b. Umeyr, Amr b. Hümam, Ulbe b. Zeyd, Irbez b. Sa­riyye, Ebû Leylâ Abdurrahman b. Ka’b, Abdullah b. Mugaffel ve Heremî b. Abdullah.[15]

Bu yedi zât, harp hazırlıkları sırasında Pey­gam­be­ri­mizin huzuruna çıkarak, “Yâ Re­sû­lal­lah! Sefere çıkmak isteriz; ancak binecek devemiz, yolda yiyecek azığımız yok!” diyerek durumlarını arz ettiler.

Resûl-i Ekrem, “Size verecek binek kalmadı” buyurunca, üzüntülerinden ağlayarak huzur-u Risâletten ayrıldılar.[16]

Cenab-ı Hak, bu fedakâr sahabeler hakkında şöyle buyurdu:

“Bir de o kimselere günah yoktur ki kendilerini bindirip savaşa sevkedesin diye sana geldikleri zaman (kendilerine), ‘Sizi bindirecek bir hayvan bulamıyo­rum’ demiştin. Bu uğurda sarfedecekleri şe­yi bulamadıklarından dolayı ke­derlerinden gözleri yaş döke döke döndüler.”[17]

Harbe iştirak edemeyecekleri endişesiyle üzüntülerinden gözyaşı dökerek Pey­gam­be­ri­mizin huzurundan ayrılan bu sahabeler, bu ayetin inmesiyle zen­gin sahabeler tarafından birer ikişer teçhiz edil­diler. Böylece, harbe iştirak etme imkânı kendilerine tanınmış oldu. Rivayete göre, bunların üçünü Hz. Osman b. Affan, ikisini Pey­gam­be­ri­mizin amcası Hz. Abbas, ikisini de Yamin b. Umeyr harp için teçhiz etmişlerdir.[18]
Münafıklar Sahnede

Sıcaklık, kıtlık ve kuraklık her tarafı kasıp kavuruyordu. Bahçelerde mey­velerin tam olgunlaştığı bir zamandı. İnsanların, güneşin kavurucu sıcaklığın­dan birazcık olsun uzak kalmak amacıyla bağ ve bahçelerindeki ağaçların göl­gelerine oturmak için en şiddetli arzuyu duydukları bir mevsimdi. Ve böyle bir zamanda İslam ordusu, dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Bizans’a karşı harbe çıkacaktı. Gönüllerinde Allah muhabbeti yerine dünya, mal, mülk sevgisi bulunan kimseler, buna nasıl iştirak edebilirlerdi, bu sıkıntı­lara nasıl katlanabilirlerdi?

Nitekim dünyaya adeta kopmaz bağlarla bağlı bulunan ve dünya hayatını ahiret hayatına tercih eden münafıkların yine ortalığı karıştırmaya başladığı görülüyordu. Reisleri Abdullah b. Übey, Müslümanlar arasına fitne sokmak, onlarda harbe karşı bir gevşeklik, bir çekingenlik meydana getirmek gayesiyle şöyle konuşuyordu:

“Muhammed, Roma devletini oyuncak mı zannediyor? Onun ve ashabının esir düşeceklerini şimdiden görür gibiyim!”[19]

Diğer münafıklar da, “Bu sıcakta harbe mi çıkılır?” diyor­lar­dı.[20]

Cenab-ı Hak, münafıkların bu sözleri üzerine şu ayet-i kerimeyi inzâl bu­yurdu:

“Tebük Savaşı’na iştirak etmeyip geri kalan münafıklar, Re­sû­lul­lah’­a mu­halefet ederek oturup kalmalarıyla sevindiler; Allah yolunda mallarıyla, canla­rıyla mücadele etmeyi çirkin gördüler ve ‘Bu sıcakta harbe çıkmayın!’ dediler. De ki:

“‘Cehennem ateşi daha sıcaktır; fakat gidecekleri yeri bil­se­ler...’”[21]

Bazıları da, kadınlara düşkünlüğünü, harbe iştirak etme­mek için bahane ediyordu. Bunun üzerine de şu ayet-i celîle nâzil oldu:

“O münafıklardan kimi de şöyle diyecektir:

“‘Bana izin ver, beni fitne ve isyana düşürme!’

“Bilmiş ol ki onlar, fitneye düşmüşlerdir. Şüphe yok ki cehennem, kâfirleri kuşatıcıdır.”[22]

Daha birçok münafık, böylesine sudan bahanelerle Peygamber Efendimiz­den izin istediler. Bunun üzerine, seksenden fazla münâfığa izin verildi.

Onlar, Peygamber Efendimize beyan ettikleri özürlerin­de yalancı idiler; Al­lah ve Resûlüne gönülden inanmış kimseler değillerdi. Cenab-ı Hak, şu aye­tiyle de onların bu durumunu Resûlüne haber veriyordu:

“Senden izin isteyenler, ancak Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyenler, kalpleri şüpheye düşenlerdir. Onlar şüp­he içinde bocalayıp dururlar.”[23]

Bir sonraki ayette de, Allahü Teâlâ, yerlerinde oturup kalan­lara bakıp ümit­sizliğe kapılmamaları için Müslüman­ları teselli ediyordu: “Eğer aranızda onlar da cihada çıksalardı, içinizde şer ve fesadı artırmaktan başka bir şey yapmaz­lar, bozgunculuğa koşarlardı!”[24]

Münafıklar gürûhunun sudan bahanelerle harbe iştirak et­meyişleri, Allah ve Resûlüne gönülden bağlı olan mücahit­leri cihada çıkmak hususunda asla te­reddüde düşür­me­di.
İslam Ordusu Hazır

Resûl-i Ekrem Efendimiz, her türlü sıkıntı ve imkânsızlıklara rağmen Seniy­yetü’l-Veda ordugâhında ordusunu hazırladı. Or­du, otuz bin kişi idi. Bu­nun on binini süvariler teşkil ediyordu.[25]

Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Medine’de yerine Muhammed b. Mesleme’yi (r.a.) vekil bıraktı.[26]

Hz. Ali de, İslam ordusuyla Seniyyetü’l-Veda’ya kadar gelmişti. Resûl-i Ek­rem Efendimiz, onu huzuruna çağırdı ve “Medine’de mu­hakkak ya ben kala­cağım ya da sen kalacaksın”[27]buyurdu; sonra da onu, her iki ev halkının işle­riyle meşgul olmak üzere Medine’de bırakacağını söyledi.

Hz. Ali ağladı. “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Gittiğin her tarafta ben senin ya­nın­da bulunmak isterdim; tek arzum buy­du. Beni çocuk ve kadınlar arasında ve­kil mi bırakıyorsun?”[28]

Peygamber Efendimiz cevaben, “Bana göre sen, Mûsa’ya göre Ha­run[29]gibi olmaya râzı olmaz mısın? Şu kadar farkla ki benden sonra peygamber gelme­yecektir!” buyurunca, Hz. Ali hiç beklemeden son sürat Medine’ye geri dön­dü.[30]

Peygamber Efendimiz, orduya hareket emrini vermeden önce, en büyük sancağı Hz. Ebû Bekir’e teslim etti;[31]en büyük bayrağı ise Zübeyr b. Sâbit’e ver­di.
İslam Ordusunun Medine’den Hareketi

Receb ayının bir Perşembe günü idi.

Güneşin batışına yakındı. Resûl-i Ekrem Efendimizin emriyle İslam Ordusu Medine’den Tebük’e doğru harekete geçti. Gönüllü olarak Allah yolunda ci­hada çıkan mücahit­ler­de, bunca sıkıntı ve nâmüsait şartlara rağmen en ufak bir tereddüt ve gevşeme yoktu. Geçici sıcaklığa ve sıkıntılara karşılık ahiret âle­minde sonsuz nimetlere kavuşacaklarını, Allah’ın cemâliyle müşerref olacakla­rını bi­liyorlardı. Güneşin kavurucu sıcaklığı, imanlı gönüllerindeki serinliğe tesir edemiyordu. Maddî sıkıntı ve imkânsızlıklar İ’lâ-yı Ke­li­metullah uğrunda savaşmaya olan aşk ve şevklerini kıramıyordu. Bu ulvî ve kutsî duygularla yollarına devam ediyorlardı.
Hz. Ali’nin Arkadan İslam Ordusuna Yetişmesi

Peygamber Efendimiz tarafından Hz. Ali’nin Medine’de bırakılması üzerine de münafıklar, ileri geri konuşmaya başladılar. Mak­satları, bunu vesile ederek İslam câmiasında bir huzursuzluk mey­dana getirmekti. Şöyle diyorlardı:

“Herhalde, onu yanında götürmek istemediğinden Medine’de bıraktı!”[32]

Hz. Ali bu sözleri duyar da durur mu? Derhal silahlanıp İslam ordusunun ar­kasına düştü; Cürf denilen mevkide Resûl-i Kibriya Efendimizle buluştu.

Peygamber Efendimiz, “Yâ Ali, neden dolayı çıkıp geldin?” diye sordu.

Hz. Ali, “Yâ Re­sû­lal­lah! Münafıklar, senin bana kıymet vermediğini söylü­yorlar, ‘bende görüp hoşlanmadığın bir şey­den dolayı beni yanında götürme­diğinden’ söz ediyorlar!”[33]

Peygamber Efendimiz, işin mahiyetini anlamıştı. Güldü.

“Onlar, yalan söylemişlerdir. Ben seni arkamda bıraktıkları­ma vekil tayin ettim. Derhal geri dön! Gerek benim ev halkım ve gerek senin ev halkın içinde vekilim ol!” buyurdu.[34]

Hz. Ali, Efendimizin sözlerini tasdik edip derhal Medine’ye dön­dü.[35]

Medine’de birçok münafık kalmıştı. Bunların, herhangi bir karışıklığa ve bozgunculuğa tevessül edebileceklerini de göz önünde bulundurarak, Pey­gamber Efendimizin Hz. Ali’yi Me­dine’de bıraktığı da söylenebilir.
Meşhur Üç Kişi

Bir kısım münafığın sefere katılmayışı yanında, ne yazık ki samimi Müslü­manlardan Ka’b b. Mâlik, Hilâl b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî’ de sırf ihmâlkâr­lıkları yüzünden Medine’de kaldılar.[36]

Bu meşhur üç kişi hakkında vâkî olacak muameleyi, Peygamber Efendimi­zin Medine’ye dönüşünden sonra anlatacağız.
Ebû Zerr’in Geride Kalışı ve Bir Mucizenin Zuhuru

Fahr-i Kâinat kumandasındaki İslam ordusu, güneşin sıcaklığına, çölün ka­vuruculuğuna aldırmadan yoluna devam ediyordu.

Bir ara mücahitler, “Yâ Re­sû­lal­lah! Ebû Zerr, devesi yürü­me­di­ğin­den geride kalmış” dediler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Eğer onda bir hayır varsa, Yüce Allah, onu bize kavuşturur” buyurdu.[37]

Ebû Zerr (r.a.), devesi zayıf olduğu için geride kalmıştı; devesinin yürüye­me­yeceğini anlayınca da eşyasını sırtına almış, şiddetli sıcaklar altında yaya olarak ordunun arkasına düşmüştü.

Ordu, bir konak yerinde istirahate çekilmişken, uzaktan birinin gelmekte olduğu görüldü; yaklaşan, Ebû Zerr’­di. Mücahit­ler, Peygamber Efendimize ha­ber verdiler. Şöy­le buyurdular:

“Allah, Ebû Zerr’e merhamet etsin! O, yalnız yaşar, yal­nız başına ölür ve yal­nız başına haşrolur!”[38]

Bu ferman-ı Nebevî’den seneler sonra, Hz. Osman’ın hi­lâfeti sırasındaydı.

Şam’da ikamet etmekte olan Ebû Zerr, bir gün, “Altını ve gümüşü yığıp bi­rik­tirip de onları Allah yolunda harcama­yanlar yok mu? İşte bunları, elem ve­rici bir azapla müj­dele!”[39]meâlindeki ayet-i kerimeyi okudu.

Hz. Muaviye, “Bu, biz Müslümanlar hakkında değil, ehl-i kitap hakkında­dır!” deyince, Hz. Ebû Zerr, “Hayır; bu hem bizim, hem de ehl-i kitap hakkın­da­dır!” cevabını ver­di.

Bu sebeple aralarında tartışma ve münakaşa çıktı.

Hz. Muaviye, bunun üzerine, “Ebû Zerr, Şam halkını ra­hat­sız ediyor” diye yazıp, onu Hz. Osman’a şikayet etti.

Hz. Osman da onu Şam’dan Medine’ye çağırdı.

Medine’ye gelen Hz. Ebû Zerr’e İslam Halifesi, “Yanımda kal, bü­tün ihti­yaçla­rını karşılayayım” diye teklifte bulundu. Fakat o, “Dünyanızdaki şey­lerin bana gereği yok” diyerek bu teklifi kabul etmedi.

Bu sefer Hz. Osman, “İstersen, yakın bir yere çekil, orada kal” diye teklif etti.

Ebû Zerr, bunu kabul etti ve “Rebeze’ye gitmeme izin ver” diye dilekte bu­lundu.

Hz. Osman’ın izin vermesi üzerine de Medine’ye üç konak uzaklıkta bulu­nan Rebeze’ye gitti.

Bir müddet sonra rahatsızlandı. Yanında sadece zevcesi ile hizmetçisi vardı. Onlara, “Ölünce beni yıkayınız, kefenleyiniz. Sonra da cenazemi yolun orta­sı­na koyunuz! Yanınıza uğrayacak ilk binitli yolculara, ‘Bu, Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) sahabesi Ebû Zerr’dir. Gömülmesi için bize yardım edi­niz’ deyiniz” diye vasi­yet etti.

Hanımı ağlamaya başlayınca, “Niye ağlıyorsun?” diye sordu.

Hanımı, “Sen, ölüp gidersen ben ne yaparım? Elimde avu­cumda hiçbir şey bulunmadığı gibi, seni saracak bir ke­fen bile yok!” dedi.

Bunun üzerine Ebû Zerr, “Ağlamayı bırak” dedikten sonra şöyle konuştu:

“Bir gün birkaç kişiyle birlikte Re­sû­lul­lah’ın huzurunda idik. Şöyle buyur­dular:

“‘İçinizden birisi kır bir yerde vefat edecek; cenazesinde mü’­min­lerden kü­çük bir cemaat hazır bulunacaktır.’

“O mecliste benimle birlikte bulunanların hepsi, cemaatler içinde vefat etti­ler. Sağ kalan bir tek ben varım. Şimdi de ben, kır yerde ölüyorum! Yolu gö­zetle! Söylediklerimin doğru çıkacağını göreceksin!”[40]

Bu sözlerinden bir müddet sonra, Hicret’in 32. senesinde yanında sadece hanımı ve hizmetçisi bulunduğu halde vefat ederek, Hz. Re­sû­lul­lah’ın yirmi sene önce verdiği haberi tasdik etti.

Vefat edince, zevcesi ile hizmetçisi onun vasiyetini yeri­ne getirdiler; yıkayıp kefenledikten sonra cenazesini yolun or­tasına koydular.

Tam o sırada, umre yapmak üzere Iraklılardan küçük bir kafile çıkageldi. İçlerinde meşhur fakih Abdullah b. Mes’­ûd da vardı.

Hizmetçisi ayağa kalkıp, “Bu, Re­sû­lul­lah’ın sahabesi Ebû Zerr’­dir. Gömül­mesi için bize yardım ediniz” deyince, Hz. Abdullah b. Mes’ûd kendisini tu­tama­yarak hüngür hüngür ağ­lamaya başladı ve Resûl-i Kibriya’nın seneler ön­ceki fermanını tekrarladı: “Ebû Zerr, yalnız başına yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız başına haşrolur!”

Sonra da hep beraber bu büyük sahabenin cenazesini def­net­ti­ler.[41]
İslam Ordusu, Hıcr’da

İslam ordusu, Hıcr mevkiine vardı. Burası sekizinci ko­nak yerleri idi.

Medine’den yedi merhale mesafede bulunan, Şam yolu üzerindeki Hıcr, Hz. Sâlih’in (a.s.) kavmi olan Semûd’un geceya­rısından sonra Cenab-ı Hak ta­ra­fından estirilen bir toz bulutuyla helâk olduğu yerdi.[42]

Buraya varınca, Peygamber Efendimiz, “Şu, azaba uğratıl­mış olanların evle­rine, onların uğradıkları azaba uğrayacağınızdan korkarak ve ağlayarak giri­niz” buyurdu.[43]

Mücahitler, Hıcr’ın kuyusundan su aldılar; onunla ha­mur­larını yoğurdular.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “O kuyunun suyundan içmeyiniz; ondan namaz için abdest de almayınız! Onunla yoğurduğunuz hamuru da, de­velere yem yapınız! Ondan hiçbir şey yemeyiniz!”[44]diye emretti.
Pey­gam­be­ri­mizin Yağmur Duası

Hıcr mevkiinde sabahlayan İslam ordusunda büyük bir susuzluk başgös­ter­di. Mücahitlerin su kaplarında su kalmamıştı. Hz. Ömer o ânı şöyle an­latır:

“O kadar susamıştık ki susuzluktan boynumuzun kopacağını zannettik! Herhangi birimiz gidiyor, yüklerimizin arasında su arıyor, ancak orada su bu­lamadığımız gibi düşüp kalıyorduk. Hatta içimizden biri, devesini kesmiş, hörgücündeki suyu içmişti!”[45]
Münafıkların Dedikoduları

Müslümanlar arasında bulunan münafıklardan bazıları, bunu fırsat bilerek dedikoduya başladılar: “Eğer Muhammed gerçekten bir peygamber olsaydı, Mûsa Peygamberin kavmine, Allah’tan yağ­mur dileyip yağmur yağdırdığı gi­bi, o da Allah’tan yağmur diler, yağmur yağdırırdı!”

Peygamber Efendimiz, bu ileri geri konuşmaları duyunca, “Demek onlar, böyle söylüyorlar, öyle mi? Allah’ın, size yağmur yağdıracağını umarım” bu­yurdu.[46]

Hz. Ömer, sözlerine devamla der ki:

“Bütün bu güçlük ve sıkıntılar karşısında, Ebû Bekir, dayanamayarak, Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) şu ricada bulundu:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Allah, duanızı kabul eder. Ne olur, bizim için hayır duada bulunsanız...’

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.), ‘Bunu istiyor musunuz?’ buyurdu.

“Ebû Bekir, ‘Evet yâ Re­sû­lal­lah!’ dedi.

“Bunun üzerine Re­sû­lul­lah (a.s.m.), ellerini açarak dua etti. Daha duasını bi­tirmeden, hava birdenbire karardı. Önce yağ­mur çiselemeye başladı, sonra da sağanak halinde boşaldı. Bütün mücahit­ler ellerindeki kablarını doldurdu­lar.

“Konakladığımız yerden ayrılınca bir de ne görelim? Yağmur sadece ordu­nun bulunduğu bölge içine yağmış, o bölgenin dışında bir tek damla düşme­miş!”[47]

İşte, Kâinatın Efendisi, böylesine bir dua, bir niyaz ve istek ile Allah’ın ik­ram ve ihsanına mazhar oluyordu.

Hz. Re­sû­lul­lah, hayatında bu tarz birçok mucizeye, ikram ve ihsana mazhar olmuştur. Bu da onun peygamberliğinin delil­lerinden biridir. Bu ikram ve ih­sanları gözleriyle gören Müslümanların ise imanları daha da kuvvetleniyor, daha fazla mertebe katediyordu.
Kasvâ’nın Kaybolması

Sefer sırasında bir ara Resûl-i Ekrem Efendimizin devesi Kasvâ kayboldu.[48]Ashab-ı kiram bir süre aradılarsa da onu bulamadılar.

Münafıklar, bunu da fırsat bilerek, Hz. Re­sû­lul­lah’ı rahatsız edici söz söy­lemekten geri durmadılar. Onlardan biri olan Zeyd b. Lusayt, “Şaşılacak şey! Muhammed, peygamber oldu­ğunu söyler, gök­ten haber verir, fakat devesinin nerede olduğunu bilmez!”[49]diye söylendi.

Münafığın âdice sarf ettiği bu söz, Kâinatın Efendisine ulaştırılınca, “Val­lahi, ben ancak Allah’ın bana bildirdiğini bilirim, ondan başkasını asla bile­mem!” diye buyurdu ve ilave etti: “Şimdi de Allah bana bildirdi ki Kasvâ, filan ve filan dağların arasındaki vadidedir; yuları bir ağaca takılmış olarak duru­yor. Hemen gidiniz, onu bana getiriniz.”[50]

Sahabeler, Hz. Re­sû­lul­lah’ın tarif ettiği yere gittiklerinde, deveyi aynen yu­ları bir ağaca dolanmış halde buldular ve alıp getirdiler.[51]

Resûl-i Ekrem, ancak Cenab-ı Hakk’ın kendisine bildirmesiyle gaybı bilir, insanlar için gayb hükmünde olan hadiseleri haber verirdi. Bu, onun mazhar olduğu mucizelerinin bir nev’i­dir.

Re­sû­lul­lah’ın, Allah’ın bildirmesiyle haber verdiği istikbâle âit bütün ha­berler, ashabın şehâdetiyle teker teker zuhur etmiştir.[52]
İslam Ordusu, Tebük’te

Nihayet, kavurucu sıcaklar altında ve sıcaktan adeta kayna­yan kumlar üze­rinde yapılan yorucu bir yolculuktan sonra İslam ordusu on dokuzuncu konak yeri olan Tebük’e vardı.

Fakat ortada ne Bizans ordusu, ne de başkası vardı. Do­ğu Roma İmpara­toru, giriştiği hazırlıktan, cesaretsizliği sebebiyle son an­da vazgeçmişti!
Ebû Hayseme’nin Gelişi

Ebû Hayseme, samimi bir Müslümandı. Sırf ihmâlkârlığı yüzünden İslam or­dusuna katılamayıp, Medine’de kal­mıştı.

İslam ordusunun Medine’den ayrılışından günlerce son­ra, bir gün işinden evine dönmüştü. Hanımlarının çar­dağı süpürmüş, temizlemiş ve soğuk şer­bet­le­ri hazırlamış olduğunu görmüştü. Bu manzara birden âlemini değiştirdi. Çar­­dağın kapısı önüne dikildi. Kadınlarına ve kendisi için hazırlanan şeylere ba­karak, “Süb­hanal­lah! Re­sû­lul­lah (a.s.m.), yakıcı güneşin, rüzgâr ve sıcağın al­tında silahını boynunda taşısın da, Ebû Hayseme serin gölgede, yemeği ha­zır­­lanmış, iki güzel kadının yanında, mal ve mülkünün içinde oturup dur­sun. İnsaf mı bu?” diye konuştu. Sonra da kadınlarına dönerek, “Vallahi, Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) gidip kavuşmadıkça, hiçbirinizin çardağına girmeyeceğim! Der­hal yol azığımı hazırlayınız” dedi.[53]

Yol azığı hazırlanan Ebû Hayseme, derhal Medine’den Te­bük’e doğru yola çıktı. İslam ordusu, Tebük’te konakla­dı­ğı esnada, mücahitler, uzaktan bir atlı­nın geldiğini fark et­tiler:

“İşte, bakınız bir süvari geliyor!” dediler.

Peygamber Efendimiz, “Ebû Hayseme mi ola? Onun olma­sını isterdim!” de­diler.

Biraz daha yaklaşınca, sahabeler onu tanıdılar; “Yâ Re­sû­lal­lah! Vallahi, ge­len Ebû Hayseme’dir!” dediler.

Ebû Hayseme, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna va­rıp selam verdi.

Resûl-i Ekrem, “Ebû Hayseme! Sen, helâke yaklaşmıştın!” buyur­du.

Olup bitenleri haber verince, Resûl-i Kibriya Efendimiz ona hayırla dua bu­yurdu.[54]
Pey­gam­be­ri­mizin Tebük’teki Hutbesi

İslam ordusunun Tebük’te beklediği sıradaydı.

Peygamber Efendimiz, bir ara ayağa kalktı. Arkasını bir hur­ma ağacına da­yayarak şu hutbeyi irad buyurdu:

“Size, insanların en hayırlısını ve en şerlisini haber vereyim mi?

“İnsanların hayırlısı, atının veya devesinin sırtında ya da iki ayağı üzerinde, son nefesine kadar Allah yolunda çalışan kimsedir! İnsanların en şerlisi de, Al­lah’ın kitabını okuyup ondan hiç faydalanmayan azgın kimsedir!

“İyi biliniz ki sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabıdır; ya­pışılacak en sağlam halka, takva kelimesidir; dinlerin hayırlısı, İslamiyettir; sünnetlerin hayırlısı, Muhammed’­in sünnetleridir; sözlerin şereflisi, zikrullahtır; kıssaların gü­zeli, Kur’an’da olan kıssalardır; amellerin hayırlısı, Allah’­ın yapılmasını mecbur kıl­dı­ğı farzlardır; amellerin kö­tüsü, bid’atler, sonradan ihdas edilmiş [hoş ol­ma­yan] şeylerdir; en güzel yol, güzel yaşayış, Peygamberin yolu ve yaşayışı­dır; ölümlerin şereflisi, şehit­lerin ölümüdür; körlüğün körü, doğru yolu bul­duktan sonra dalâlete sapmaktır; amellerin hayırlısı, faydalı olanıdır; doğru yolun ha­yırlısı, kendisine uyulandır; körlüğün kötüsü, kalp körlüğüdür; üst el, alt elden (veren el, alan elden) hayırlıdır; az olup yetişen şey, çok olup Allah’a taatten alı­koyandan hayır­lı­dır; özür dilemenin en fenası, ölüm gelip çattığı zamanki­dir; piş­manlığın kötüsü, kıyamet günündekidir; yanlışları en çok olan, dili en çok yalan söyleyendir; zenginliğin hayırlısı, gönül zenginliğidir; hikme­tin başı, mehafetullahtır [Allah korkusudur]; şarap, içki, günahların her çeşi­dini bir ara­ya toplayandır; gençlik, delilikten bir bölümdür; kazançların kö­tüsü, faiz ka­zancıdır; yemelerin kötüsü, yetim malı yemektir; mesut kişi, baş­kasının halin­den ders ve ibret alandır; amellerde esas olan, neticeleridir; dü­şüncelerin kötü­sü, yalan, yanlış düşüncelerdir; mü’mine sövmek, günah işle­mektir ve dinî emirlere hürmetsizliktir; mü’mini öldürmek küfürdür; mü’­mi­nin etini yemek (dedikodu ve gıybetini yapmak) Allah’ın emirlerine karşı koymaktır; yalan ye­re, Allah adıyla yemin eden kişi, yalanlanır; af dileyen kişi, Allah tarafından af­folunur; kim öfkesini yenerse, Allah onu mükâfatlandırır; uğradığı zarara kat­lanan kişiye, Allah karşılığını verir; Allah, zorluklara sabre­dip katlanan kimse­nin sevabını kat kat artırır.

“Allahım, beni ve ümmetimi mağrifet eyle! Allahım, beni ve ümmetimi mağrifet eyle! Allahım, beni ve ümmetimi mağ­rifet eyle!

“Kendim ve sizin için Allah’tan mağrifet dilerim!”[55]
Pey­gam­be­ri­mizin Tâunla İlgili Emri

Peygamber Efendimiz, Tebük’te iken, Şam taraflarında bir yerde tâun [ve­ba] hastalığının ortaya çıkmış olduğunu duydu. Bunun üzerine, ashabına hita­ben, “Bulunduğunuz herhangi bir yerde tâun zuhur ettiği zaman oradan çık­mayınız, kaçmayınız; tâun zuhur eden yere de sakın yaklaş­ma­yınız!” diye bu­yurdu.[56]

Tıp ilminde veba veya yumurcak olarak isimlendirilen tâun, bulaşıcı hasta­lıklardan biridir. Hatta Avrupa’da bir ara kor­kunç olması sebebiyle “Kara Ölüm” diye de adlandırılmıştı. İşte, Peygamber Efendimiz, yukarıdaki sözle­riyle, bu hastalığa karşı insanlığın tedbirli davranması gerektiğine ta bin dört yüz küsur sene önceden dik­kat çekmiştir. Yukarıdaki sözleriyle Resûl-i Ekrem Efendimiz, aynı zamanda, tıpta mühim bir yer iş­gal eden “karantina” usûlüne de ta o zamandan işaret buyurmuştur.
Pey­gam­be­ri­mizin, Ashab-ı Kiramın Görüşünü Alması

Tebük’te konaklayan Resûl-i Kibriya Efendimiz, Şam üze­rine yü­rünüp yü­rünmemesi hususunda ashab-ı kiramın görüşünü sordu.

Hz. Ömer söz alıp, “Yâ Re­sû­lal­lah! Eğer gitmekle Allah tarafından emrolun­dunsa git!” diye konuştu.

Peygamber Efendimiz, “Eğer o hususta Allah’tan herhangi bir emir almış olsaydım, o zaman sizin görüşlerinizi öğrenmek istemezdim!” diye buyurdu.

O zaman Hz. Ömer, fikrini şöyle beyan etti:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Rumlar, sayıca oldukça kalabalıktırlar. Oralarda Müslü­man­lardan tek kişi bile yoktur. Onların yakınlarına yeterince gelmiş bulunu­yor­sunuz! Bu derece yaklaşmanız onları korkutmuştur. Uygun görürseniz, bu yıl buradan geri dönünüz yahut Allah Te­â­lâ, size bu husustaki emrini bildi­rir.”[57]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’in bu görüşünü uygun buldu ve Te­bük’ten ileri gitmedi.
Yalnız Pey­gam­be­ri­mize Verilen Beş Şey

İslam ordusu, Tebük’te beklemeye devam ediyordu.

Peygamber Efendimiz bir gece teheccüd namazını kıldıktan son­ra, çevre­sinde kendisini bekleyen sahabelere dönerek şöyle buyurdu:

“Daha önce hiçbir peygambere verilmeyen şu beş şey bana verildi:

“1) Benden önceki peygamberlerin her biri yalnız kendi kavimlerine gönde­rilirken ben bütün insanlara gönderildim.

“2) Yeryüzü bana mescit [namazgâh] ve temizlik vasıtası kılındı. Bunun için nerede olursam olayım, namaz vakti girince (su bulunmazsa) teyemmüm eder, namazımı orada kılarım. Ümmetimden herhangi biri, namaz vakti girince, bulunduğu yerde namazını kıl­sın. Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine bu ihsan edilmemişti. Onların ümmetleri, namazlarını ancak kilise ve havrala­rın­da kılabilirlerdi.

“3) Ganimetler, bana helâl kılındı. Hâlbuki, benden önceki peygamberlerin hiçbirine helâl kılınmamıştı.

“4) Bana şefaat makamı verildi.

“5) Ben, bir aylık mesafedeki düşmanlarımın bile kalplerine kor­ku salmakla yardım olundum.”[58]
Pey­gam­be­ri­mizin, Hâlid b. Velid’i Dûmetü’l-Cendel’e Göndermesi

Tebük’ten ileri gitmeme kararı veren Resûl-i Kibriya Efen­dimiz, bu esnada Hz. Hâlid b. Velid’i, yanına dört yüz süvari vererek Dû­me­tü’l-Cendel’de bulu­nan Kindelerin Kralı Hıristiyan Ükeydir b. Abdül­melik’e göndermek istedi.

Hz. Hâlid, “Yâ Re­sû­lal­lah! Her tarafını iyice bilmediğim geniş memlekette, bu kadar az sayıda insanla gidip onu bulmam nasıl mümkün olur?” dedi.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Sen, muhakkak onu, yabanî sı­ğır avlarken bula­cak ve yakalayacaksın! Yakalayınca, onu öl­dürme, bana getir!” diye ferman etti.[59]

Bunun üzerine Hz. Hâlid, beraberindeki mücahitlerle Te­bük’­ten, Şam’ın Medine’ye en yakın beldelerinden olan Dû­metü’l-Cen­del’­e doğru hareket etti. Oraya vardığında, Resûl-i Kibriya Efendimizin haber verdiği gibi, Ükeydir’i yabanî sığır avlarken görüp yaka­ladı;[60]daha sonra, onu ve kardeşini alıp Hz. Re­sû­lul­lah’ın huzu­runa getirdi. Peygamber Efendimiz, onları Müslüman ol­maya davet etti. Buna yanaşmadılar, fakat cizye vermeyi kabul ettiler. Bu­nun üzerine kanları bağışlandı. Onlar da Tebük’ten ayrılıp memleketlerine döndü­ler.[61]
Eyle Hükümdarının Pey­gam­be­ri­mize Gelmesi

Peygamber Efendimiz, henüz Tebük’ten ayrılmadığı sırada, Eyle[62]Hüküm­darı Yuhanne b. Ru’be, çıkıp huzura geldi; sulh yapmak istediğini belirtti. Her sene muayyen miktarda cizye vermek üzere, Peygamber Efendimiz onun­la an­laşma yaptı.[63]

Peygamber Efendimiz, ayrıca Yuhanne ve Eyle halkı için şu yazıyı yazdırdı:

“Bismillahirrahmânirrahîm!

“Bu, Allah ve Allah’ın Resûlü Muhammed tarafından Yu­hanne b. Ru’be ile Eyle halkından denizdeki gemilerde bulunanları ve karadaki gezenleri için eman yazısıdır:

“Gerek bunlar ve gerek Şam, Yemen ve deniz halkından Ey­lelilerle birlikte bulunanlar, Allah’ın ve Muhammed Peygamberin himâyesindedirler. Onlar­dan bir kötülük işleyeni yanındaki malı koruyamayacaktır. Gerek su almak is­teyen, gerek denizde veya karada dilediği yola gitmek isteyene mani olmak he­lâl olmayacaktır.

“Bunu, Re­sû­lul­lah’ın izniyle Cuheym b. Salt ve Şürahbil b. Ha­se­ne yaz­dı.”[64]
Cerba ve Ezruh Halkıyla Anlaşma

İslam ordusunun Tebük’te ikameti sırasında Şam ülkelerinden Yahudi olan Cerba ve Ezruh halkı da, Peygamber Efendimize gelerek, cizye vermek sure­tiyle eman dilediler. Peygamber Efendimiz tek­liflerini kabul etti. Bir anlaşma metni yazılarak, kendilerine eman verildiği, kayıt altına alındı.[65]
Bir Parça Azığın Bir Orduya Yetmesi

Tebük’ten ayrılmak üzere hazırlıklar yapılıyordu. Bu esnada sahabelerden bazıları, mücahitlerin azıklarının tükenmiş olduğunu ve büyük sıkıntıya düş­tüklerini gelip şikayet suretinde Pey­gam­be­ri­mize arz ettiler; sonra da, “Yâ Re­sû­lal­lah! Müsaade buyursanız da, su taşıdığımız develerimizi boğazlasak, on­ların etini yesek olmaz mı?” dediler.

Peygamber Efendimiz, “Olur, öyle yapınız” diyerek mü­saade etti.

Onlar da bunun üzerine gidip develerini kesme hazırlığına koyul­dular.

Bu esnada Hz. Ömer yanlarına geldi. Develerini kesmekten vazgeçmelerini söyledikten sonra, Resûl-i Kibriya Efendimizin huzuruna vardı. “Yâ Re­sû­lal­lah! Halkın bindikleri develerini kesmeye izin mi verdiniz?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz, “Uğradıkları açlıktan bana şikayet ettiler. Ben de bu­na müsaade ettim” buyurdu.

Hz. Ömer, “Yâ Re­sû­lal­lah” dedi. “Mücahitler böyle yaparlarsa, binilecek de­ve kalmaz! Sen, onların arta kalan azıklarını getirt, bir araya topla; onlar üze­rin­de bereket duası yap! Yüce Allah, herhalde senin duanı kabul eder ve o yi­ye­ceklere bereket ihsan buyurur.”

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Olur” buyurdu.

Bunun üzerine mücahitler, ellerinde kalan azıklarını getirdi­ler; Peygamber Efendimizin serdiği deri bir yaygı üze­rine bıraktılar. Ki­mi­si bir avuç hurma, kimisi bir avuç un, kimisi bir avuç darı v.s. getirmişti.

Yaygının üzerinde toplanan, çok az bir şeydi. Üç sa’ (3.120 gram) var veya yoktu!

Peygamber Efendimiz, kalkıp abdest aldı, arkasından iki rekât namaz kıldı; sonra da, yiyeceklerin bereketlenmesi için Cenab-ı Hakk’a niyazda bulundu. Pe­şinden de sahabelere hitaben, “Kap­la­rı­nı­za alınız” buyurdu.

Herkes getirdiği kabını doldurdu; hiçbir kap boş kalmadı. Doyuncaya ka­dar da, yaygının üzerindeki azıktan yediler. Sonunda gördüler ki yaygının üzerinde toplanan azık kadar hâlâ duruyor![66]
Tebük’ten Ayrılış

Peygamber Efendimiz yirmi gün kaldıktan sonra ashabıyla Te­bük’­ten Me­dine’ye doğru harekete geçti.[67]

Resûl-i Ekrem Efendimizin devesinin yuları, Ammar b. Ya­sir’in elindeydi; arkadan ise deveyi Huzeyfe b. Yeman sürü­yordu.

Bu arada, “bir grup münafığın gece karanlığında kendisine sui­kast­te bulu­na­cağı” Resûl-i Kibriya Efendimize, Cenab-ı Hak tarafından haber verildi. Bu se­beple Resûl-i Ekrem devamlı etrafını gözetliyor, her an dikkatli bulunu­yor­du.

Bir ara karanlıkta bir grubun kendisine doğru gelmekte ol­du­ğu­nu gördü. Bunlar, suikasti plânlayan münafıklardı. Yoldaki dar boğaz­da Peygamber Efen­dimizi pusuya düşürmeyi plânlamışlardı.

Pey­gam­be­ri­miz, hemen Hz. Huzeyfe’ye onları dağıtma emri ver­di. Hz. Hu­zeyfe üzerlerine yürüyerek, “Ey Allah’ın düşmanları!” diye bağırdı. Birden korkuya kapılarak ordunun içi­ne karıştılar.[68]

Resûl-i Ekrem Efendimize münafıkların bu tarz bir suikaste teşebbüs ettik­le­rini öğrenen Hz. Üseyd b. Hudayr, fena halde hiddete geldi. Ordudaki mü­nafıkların boyunlarını vurmak için izin istediyse de Resûl-i Ekrem Efendi­miz, “Hal­kın, ‘Müşriklerle arasındaki savaş sona erince, Muhammed, ashabını öl­dür­meye başladı’ diye yaygara yapmalarını hoş görmem” buyurdu.

Üseyd b. Hudayr, “Yâ Re­sû­lal­lah, bunlar senin ashabın değiller ki!” dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Mademki dilleriyle kelime-i şe­hâdet getirerek Müslüman olduklarını izhar etmişlerdir, şu halde onlara dokunamayız!” bu­yurdu.[69]
Mescid-i Dırâr

Peygamber Efendimiz, Tebük Seferi’ne hazırlandığı sıradaydı. Ku­balı bir grup münafık huzura çıkarak, “Yâ Re­sû­lal­lah! Yağmurlu ve soğuk gecelerde hasta ve uzak yere gidemeyeceklerin namaz kıl­ma­ları için bir mescit yapmış bulunuyoruz” dedikten sonra ilave etmişlerdi: “Senin gelip mescidimizde bize namaz kıldırmanı arzu ediyoruz.”[70]

Dillerinden dökülen bu cümleler, zâhire bakılırsa, masum bir niyetin ifadesi olarak görünüyordu. Ne var ki içlerinde gizledikleri menhus niyet başkaydı. Maksatları, kü­çük plânda dahi olsa Müslüman cemaati bölmek, İslam’­ın ilk mescidi olan Kuba Mescidi’nden, inşa ettikleri mes­cide adam çekip kendi nifak saçan emellerine onları âlet etmeye çalışmaktı. Bu hususta, bizzat Peygamber Efen­dimizin “fâsık” diye adlandırdığı Ebû Âmir Rahib Abdi Amr[71]da, ken­dile­rine yardım edeceğine söz vermişti: “Siz, bir mescit yapınız ve içine müm­kün olduğu kadar silah depo ediniz. Ben de Rum Hükümdarı Kayser’e gi­deceğim. Rumlardan asker getirtip, Muhammed ve ashabını Medine’den çı­karacağım!”[72]

Ne var ki Resûl-i Kibriya Efendimiz, içlerinde gizledikleri bu men­hus niyet ve çirkin maksatlarını bilmiyordu. Bu sebeple onlara, “Şu sırada Tebük Se­feri’ne çıkmak üzereyim. Seferden dönersek ve Al­lah da dilerse, gelir mescidi­nizde size namaz kıldırırız” buyurmuştu.[73]

Hz. Re­sû­lul­lah’ı çağırmalarındaki asıl maksat, inşa ettikleri mescidin bir ne­vi kutsîyet ve meşruiyetini tescildi. Bu gerçekleşirse, halkı oraya çekip meş’um gayelerine âlet etmeleri daha da kolaylaşacaktı.

Hakikat-i halde böyle bir mescide ihtiyaç var mıydı?

Hayır... Ama münafıklık tohumlarının intişârı için böyle bir yuvaya, böyle bir toplantı yerine kendilerince gerek duymuş­lardı.

Nihayet, Tebük Seferi neticelenmiş, Peygamber Efendimiz asha­bıy­la Me­dine’ye dönüyordu. Medine yakınında bu münafıklar Pey­gam­be­ri­mizin yo­luna çıkarak kendilerine olan sözünü yerine getirmesini istediler.[74]

Fakat Cenab-ı Hak, onların bu art niyetlerinin tahakkuk et­me­si­ne fırsat vermedi; işin iç yüzünü, orada Resûlüne inzal buyurduğu şu ayetlerle bildirdi:

“Bir de, zarar vermek, mü’minlerin arasına ayrılık sok­mak için ve bundan önce, Allah ve Resûlü ile harp edenin gel­mesini beklemek için bir bina yapıp onu mescit edinenler ve ‘Bununla, iyilikten başka bir şey kastetmedik’ diye muhakkak yemin edecek olanlar vardır. Fakat Allah şahit ki onlar şeksiz şüp­hesiz yalancıdırlar!

“Ey Resûlüm! Sen, orada (Mescid-i Dırâr’da) hiçbir za­man namaza durma! Ta ilk gününden beri temelleri takva üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi) içerisinde namaza durman elbette daha lâyıktır. Orada günahlardan ve kirler­den temiz­lenmeyi seven erler vardır. Allah da böyle çok temizlenenleri sever.

“Binasını, Allah korkusu ve O’nun rızası üzerine kuran kimse mi daha ha­yırlıdır, yoksa yapısını, yıkılacak bir yerin kıyısına kurup da onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine çöküp giden kimse mi?

“Allah, zâlimler gürûhuna hidayet vermez. Onların kurduk­ları bina, kalple­rinde temelli bir şek ve nifaka sebep olacaktır! Meğer ki kalpleri, ölümle par­çalanmış olsun!

“Allah, her şeyi bilen, her yaptığını yerli yerince yapan­dır.”[75]

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Mâlik b. Duh­şum ile Âsım b. Adiyy’i çağırıp şu emri verdi:

“Şu, halkı zalim olan mescide gidiniz; onu yıkınız, yakı­nız!”[76]

Peygamber Efendimizin bu emri derhal yerine getirildi. Kur’an’­da “Mes­cid‑i Dırâr [Zarar Mescidi]” olarak vasıflan­dı­rılan malum bi­na yakılıp yıkıldı.[77]
Medine’ye Yaklaşırken...

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medine’ye yaklaştığı sırada, ashab-ı kirama hita­ben, “Medine’de öyle kimseler vardır ki si­zin gittiğiniz ve geçtiğiniz her yerde ve vadide onlar da sizinle birlikte bulunmuş gibidirler” buyurdu.

Ashab-ı kiram, “Yâ Re­sû­lal­lah! Onlar Medine’de iken na­sıl bizimle birlikte olabilirler?” diyerek hayretlerini izhar ettiler.

Peygamber Efendimiz meseleyi izah etti: “Onlar, ancak mâ­ze­ret­leri sebe­biyle Medine’de kalmışlardır. Allah Teâlâ, Kitabında, ‘Mü’­min­lerin hepsi, top­yekûn muharebeye çıkacak değillerdir. O halde, onların her sınıfından yalnız birer zümre muharebeye gitmeli, kimisi de —din ve şeriat ilimlerini iyice öğ­renmeleri ve kavimleri muharebeden dönüp kendilerine geldikleri zaman, on­ları Allah’ın azabıyla korkutmaları için— gitmeyip kalmalıdırlar. Olur ki (bu suretle mü’minler aykırı hareketlerden) kaçınırlar’ (Tevbe, 122) buyurmuyor mu? Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki onların duaları, düş­manımıza, silahlarımızdan daha tesirlidir.”[78]
Uhud’a Sevgi

Medine’ye doğru yaklaşırken, bir ara Resûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud da­ğına baktı ve “İşte Uhud dağı! O bizi sever, biz de onu severiz!” buyurdu.[79]
Seniyyetü’l-Veda’da Karşılayış

Peygamber Efendimizin gelmekte olduğunu duyan Medine’­deki büyük kü­çük Müslümanlar, yola çıkıp onu Seniyyetü’l-Veda denilen tepede karşıladılar. Ka­dınlar, kü­çük çocuklar, Hz. Re­sû­lul­lah’ı tekrar görmenin sevincini yaşıyor­lar­dı. Bu sevinçlerini, “Seniy­ye­tü’l-Veda’dan dolunay doğdu üstümüze / Yal­va­ran bulundukça, Allah’a hamdetmek düşer bize!” diyerek izhar ediyor­lar­dı.[80]
Medine’ye Geliş

Nihayet, Resûl-i Ekrem Efendimiz, ordusuyla yorucu bir yolculuktan sonra Ra­mazan ayında Medine’ye geldi.[81]
Büyük Muvaffakiyet

İslam ordusu, Tebük’te kimseyle karşılaşmamıştı. Ancak böylesine uzun bir yolu en zor şartlar altında katedip düşmanı karşıla­ma­ya gitmesi bile büyük bir muvaffakiyetti. Bu sefere çıkış, aynı za­man­da o günün en büyük devletlerin­den biri olan Bizans İmparatorluğu’na açıktan açığa bir meydan okuyuştu. Bu meydan okuyuşa cevap verme cesaretinin gösterilmemesi ise ayrı bir ehemmi­yetli manayı taşıyordu. Bu, artık İslam kuvvet ve kudretinin karşısında çıkacak bir gücün bulun­madığının bir ifadesiydi.
Dünya Başlarına Dar Gelen Üç Kişi

Ka’b b. Mâlik, Mürâre b. Rebi’ ve Hilâl b. Ümeyye, üçü de samimi, sağlam bi­rer Müslümandı. Fakat üçü de, meşru bir özürleri olmaksızın, sırf ihmâlkâr­lıklarının eseri olarak Tebük Seferi’ne çıkan orduya katılmayıp Medine’de kal­mışlardı.

Ka’b b. Mâlik, ensarın Hazreç kabilesinden olup, şâirdi. Akabe Biatı’nda bulu­nan üç şâirden biriydi. Harplerde kahramanlık duygularını harekete geti­ren hamasî şiirler söylerdi.[82]Tebük Seferi’ne kadar Bedir hâriç diğer bütün sa­vaşlara katılmıştı. Hatta Uhud gü­nü, her tarafın birbirine karıştığı o dehşetli an­da Resûl-i Kibriya Efen­dimizi miğferi altında parlayan mübarek gözlerinden o tanıyıp as­haba haber vermiş, onların toparlanması için seslenmişti. O gün­kü çarpışmada on bir de yara almıştı.[83]

Mürâre b. Rebî’ ile Hilâl b. Ümeyye de Ashab-ı Bedir’­den, örnek ahlâk ve fazi­let sahibi iki sahabe idi.[84]
Neden Katılmamışlardı?

Bu üç kişiden biri olan Ka’b b. Mâlik (r.a.), geri kalışını şöyle anlatır:

“... Re­sû­lul­lah (a.s.m.), bu savaşı (Tebük Savaşı’nı), meyve­lerin olgunlaştığı ve ağaç gölgelerinin altında serinlenme arzusunun şiddetlendiği bir zamanda yaptı. Re­sû­lul­lah’la beraber bütün Müslümanlar harbe hazırlandılar.

“Ben de onlarla birlikte sefere hazırlanmak için sabahleyin evden çıkıp do­laşırdım. Fakat hiçbir iş görmeden (akşamüzeri) döner, geri gelirdim.

“Ve kendi kendime, ‘Hazırlanmaya imkânım, kudretim ve henüz zamanım da var’ derdim. Bu (ihmâlcilik) bende durma­yıp devam etmişti. Nihayet her­kes gerçekten hazırlandı. Ve bir sabah Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ile Müslümanlar se­fere çıktılar. Hâlbuki ben, o âna kadar, savaş teç­hiza­tım­dan hiçbirini hazırla­mamıştım! Yine kendi kendime, ‘Bir iki gün sonra hazırlanır, onlara yetişirim!’ diyordum.

“Ordu, Medine’den ayrılıp gittikten sonra, hazırlanmak için sabah erken­den kalktım. Fakat yine eskisi gibi bir türlü hazırlık yapamadım! Bu durumum Müslümanlar gidinceye ve savaş bitinceye kadar böyle devam etti. Binip git­meyi, onlara yetişmeyi düşündüm; keşke bunu olsun yapsaydım! Fakat (bir türlü) muvaffak ola­madım.”[85]

Geri kalan diğer iki sahabenin de durumları bundan farksızdı. Hiç­biri kötü niyetle geri kalmış değildi. Ancak ihmâlkâr davranmış­lar ve ordudan geri kalmışlardı. Bu durum da onların acı bir im­tihan ve sıkıntı geçirmelerine sebep oluyordu.
Af Dilemeye Gelmeleri

Resûl-i Ekrem Efendimiz, henüz mescid-i saadetlerinde iken bu üç sahabe af dilemeye geldiler. Ne için geri kaldıklarını açık açık anlattılar.

Hz. Ka’b b. Mâlik, af dilemeye gittikleri ânı şöyle anlatır:

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.), sabahleyin geldi. Herhangi bir seferden döndüklerinde önce mescide gider, orada iki rekât namaz kılar, ondan sonra da Müslüman­larla otururdu.

“Yine aynı şekilde iki rekât namaz kılıp Müslümanlarla oturduğunda, harbe iştirak etmemiş olanlar ona gelerek yemin ettiler ve özür beyanında bulundu­lar. Bunlar seksen kadardı. Allah Resûlü (a.s.m.), onların sözlerine ve zâhire bakarak beyan ettikleri özürlerini yerinde görüp, onlar için Allah’tan af diledi, işin iç yüzünü ve ha­kikatini Allah Teâlâ’ya havale etti.

“O sırada ben de huzura geldim. Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) selam verince, acı bir tebessümle gülümsedi. Sonra bana, ‘Gel bakalım’ buyurdu.

“Yürüdüm, önüne oturdum.

“Bana, ‘Seni harpten alıkoyan sebep neydi? Sen (Akabe’de) bîat etmiş değil miydin?’ buyurdu.

“‘Evet, vallahi, yâ Re­sû­lal­lah! Size her halükârda yardım etmeye söz ver­dim.

“Yâ Re­sû­lal­lah! Allah’a yemin ederim ki sizden başka şu dünyada insanlar­dan herhangi birisinin karşısında otursaydım, alelâde bir özür ileri sürerek onun gazabından kendimi kurtarmayı başarırdım! Çünkü ben, Allah’ın inaye­tiyle kuvvetli bir nâtıka sahibiyim. Bugün sana yalan söylesem şu anda beni mâzur görürsün; fakat bir gün Allah işin hakikatini bildirirse yine bana kızar­sın. Eğer huzurunuzda doğruyu söylersem yine kızacaksınız. Ama ben bu hu­susta Allah’ın affını diliyorum. Hayır, hiçbir mâzeretim yoktu. Şunu da belir­teyim ki hiçbir zaman bu sefere çıkıldığı andaki kadar kuvvetli ve varlıklı da olmamıştım.”[86]

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ka’b Hazretlerinin bu konuşma­sın­dan sonra, “İş­te, bu, doğruyu söyledi! Kalk, git; Allah, senin hak­kın­da bir hüküm verin­ceye kadar bekle!” buyurdu.[87]

Diğer iki sahabe de, Ka’b Hazretleri gibi konuştular. Pey­gamber Efendimiz, onlara da gidip Allah’ın haklarında indireceği hükme ka­dar beklemelerini söy­ledi.[88]
Görüşme Yasağı

Resûl-i Ekrem, Allah’ın kendisine vahiyle bildireceği hükme kadar, diğer Müslümanların bu üç kişiyle görüşüp konuş­malarını da yasakladı.[89]

Bu yasak üzerine, artık herkes onlardan kaçıyordu. Gö­rüş­mek istedikleri kim­seler, hatta akrabaları bile kendileriyle görüşmek, konuşmak istemiyor­lar­dı; hatta selamlarını bile al­mıyorlardı. Artık yeryüzü, bütün genişliğine rağ­men onlara dar gelmeye, ruhlarını sıkmaya, kalplerini sıkıştırmaya başla­mıştı.

Ka’b b. Mâlik, bu hazin ve sıkıntılı halini ise şöyle tasvir eder:

“Re­sû­lul­lah (a.s.m.), harbe iştirak etmeyen ben ve diğer iki zâtla Müslü­manların konuşmalarını yasakladı. İnsanlar bizden kaçıyorlardı. Bize karşı tu­tumları başkalaştı. Bu yüzden dünya beni sıkmaya başladı. Dünya, artık ta­nı­dı­ğım o dünya değildi sanki... Bu durumumuz tam elli gün devam etti.

“İki arkadaşım, kaderlerine rıza göstererek evlerinde oturup günlerini ağla­yarak geçiriyorlardı; ben ise, onlardan daha genç ve güçlü idim. Dışarı çıkıyor, Müslümanlarla beraber namaz kılıyor, so­kaklarda, çarşılarda dolaşıyordum. Fakat bir tek kişi bile benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra sahabeleriyle sohbete başlayan Re­sû­lul­lah’­a (a.s.m.) selam veriyordum ve kendi kendime, ‘Acaba selam almak için dudakları kımıldadı mı, kımıldamadı mı?’ diye so­ru­yordum.

“Sonra Re­sû­lul­lah’ın (a.s.m.) yakınında namaz kılıyor, yan gözle kendisini kolluyordum. Ben namaza durduğumda Re­sû­lul­lah bana bakıyor, onun tara­fına döndüğüm zaman da benden yüz çeviriyordu.”[90]

Evet, işte bu üç sahabe, böylesine acı ve ibretli bir imtihana tâbi tutulmuş­lardı. Hatta oldukça ibret vericidir: Hiç kimsenin kendisiyle görüşmek isteme­diğini gören Ka’b Hazretleri, bir gün amcasının oğlu Ebû Katâde’nin ya­nına va­rır. Selam verir. Ebû Katâde onun selamını almaz. Hz. Re­sû­lul­lah’ın selamını almadığı kimsenin selamını Ebû Katâde nasıl alabilir? İsterse en yakın akra­bası, isterse öz kardeşi olsun! Ashab-ı kiramın, Hz. Re­sû­lul­lah’a olan muhabbet ve sadâkatlerinin bâriz bir misâlidir bu...

Ka’b b. Mâlik, selamını almayan Ebû Katâde’ye, “Allah için olsun söyle: Al­lah’ı ve Resûlünü ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun, değil mi?” diye sorar.

Ebû Katâde tek kelime cevap vermez. İkinci kere sorar. Ebû Katâde yine tek kelime konuşmaz. Üçüncü sefer soruşunda sadece, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir!” diye cevap verir.

Çok sevdiği amcasının oğlu Ebû Katâde’den bu cevabı alan Ka’b, tabii ki göz­yaşlarını tutamaz ve gözleri yaşlı yaşlı oradan uzaklaşır.[91]
Cebele’den Ka’b’a Gelen Mektup

Henüz Ka’b ve arkadaşları Allah’ın Resûlü ve Müslümanların kendilerine karşı tatbik ettikleri her türlü boykottan kurtulmuş değillerdi. Bu sırada Gassan Hükümdarı Hıristiyan Cebele b. Ey­hem’­den kendisine bir mektup gel­di. Mektupta kendisine hitaben şöyle deniliyordu:

“Haber aldığıma göre, sahibin (Hz. Peygamber) sana cefa ve eza ediyormuş! Allah, seni hakaret görecek ve hakkın zâyî olacak bir mevkide (tahkir ve tezlil için) yaratmamıştır. Orada durma, bize gel! Sana şânına lâyık bir surette hür­met ve ihsanda bulunuruz.”[92]

Hz. Ka’b, mektubu okuyunca, kendi kendine, “Bu da bir başka imtihandır” dedi ve mektubu ânında yırtıp yakarak[93]Hz. Re­sû­lul­lah’a olan sadâkatini bir kere daha ortaya koydu.
Bir Yasak Daha…

Ka’b (r.a.) ve iki sahabenin tutuldukları imtihan, çilelerinin kırkıncı günü bittikten sonra daha da şiddetlendi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara şu haberi gönderdi:

“Bundan böyle hanımlarına da asla yaklaşmayacaklardır!”[94]

Bu emri alan Hz. Ka’b, hanımına, “Bu hususta Allah’ın hükmü gelinceye kadar, git, babanın evinde otur, kal!” diye emretti.[95]

Gerçekten, Ka’b b. Mâlik ile diğer iki sahabe Mürâre b. Rebî’ ve Hi­lâl b. Ümey­ye, çok çetin imtihanlara tâbi tutuluyorlardı ve bu imtihanlarla Allah’a ve Resûlüne karşı olan sadâkatlerinin derecesi ölçülüyordu. Görüldüğü gibi, on­lar da kendilerine yakışan sadâkati göstermekte asla tereddüt göstermiyor­lar­dı.
Sahabe Kadındaki Feraset

Üç kişiden biri olan Hilâl b. Ümeyye, hizmetini kendisini göremeyecek ka­dar yaşlıydı. Bu muameleye maruz kalışından dolayı dur­madan ağlıyordu. Ye­miyor, içmiyordu. İçtiği bir yu­dum su veya birazcık süt idi.

Kendisine bu emir tebliğ edilince hanımı çıkıp Hz. Re­sû­lul­lah’­ın huzuruna geldi.

“Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Hilâl b. Ümeyye, kendi işini göre­meyecek kadar yaş­lanmış bir ihtiyardır. Hizmet edecek kimsesi de yoktur. Acaba, sadece ona hiz­mette bulunmama müsaade eder misiniz?”

Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Kendine yaklaştırmamak şar­tıyla, hiz­met edebi­lirsin” buyurdu.[96]

Kadın sahabe, “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Vallahi, onun ne bana, ne de hiçbir şe­­ye doğru kımıldayacak hali var! Vallahi, bu muameleye maruz kalışından be­ri de durmadan ağlıyor; gözlerini kaybedeceğinden korkuyorum!”[97]
Beklenen Hüküm

Nihayet, bu üç sahabenin çektikleri çilenin ellinci günü ta­mam­lanmıştı. Ce­nab-ı Hak, Resûlüne onlar hakkındaki hükmünü göndererek şöyle buyurdu:

“Geri bırakılan üç kişiyi de Allah bağışladı! Çünkü o derece bunalmışlardı ki yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendile­rini sıkmıştı ve Allah’tan kurtuluşun ancak Allah’a sığınmakla olduğunu an­la­mış­lardı. Bundan sonra Allah onları tevbekâr olmaya muvaffak kılıp tev­be­le­ri­ni kabul buyurdu. şüphesiz ki Allah, tevbeleri çok çok kabul edicidir, çok mer­ha­metlidir.”[98]
Müjdeleniyorlar!

Cenab-ı Hakk’ın, kendilerini affetmiş olduğunu bildirmesiyle, bu üç zâtın elli gün süren acı ve ızdıraplı imtihanı bitmiş oluyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, sabah namazını kıldıktan sonra, Cenab-ı Hakk’ın, malum üç kişinin tevbelerini kabul buyurduğunu, ashab-ı kirama bildirdi.

Bunun üzerine, Zübeyr b. Avvam (r.a.), atına atlayarak son sürat Ka’b b. Mâlik’i, Saîd b. Zeyd ise Hilâl b. Ümey­ye’­yi müjdelemeye gitti.

O sırada Ka’b b. Mâlik evinde oturuyordu. Düşünceliydi. Dünya bütün ge­niş­liğine rağmen ona dar geliyor ve ruhunu adeta tutmuş, sıkıyordu. Tam bu es­nada Hz. Zübeyr yetişip müjdeyi verince, birden secdeye kapandı. Artık üzerindeki bütün sıkıntılar gitmişti. O kü­çücük evi sanki bir dünya gibi geniş­lemişti. Ruhundaki sıkıntı, ye­rini ferah ve sürura terk ­etmişti. Sevincinden üze­rindeki elbisesini çıkarıp Hz. Zübeyr’e giydirdi.[99]

Tevbesinin kabul olunduğunu duyan Hilâl b. Ümeyye de, derhal secdeye kapandı. Uzun süre başını secdeden kaldırmadı. Müjdeyi veren sahabe der ki:

“Sevincinden can verdiğini sandım!”

Mürâre b. Rebî’’i de bir başka sahabe müjdeledi.
Ka’b, Pey­gam­be­ri­mizin Huzurunda

Ka’b b. Mâlik, bizzat gidip tevbesinin kabul olunduğunu bir kere de Resûl-i Ekrem Efendimizden öğrenmek istiyordu. Bunun için Mescid-i Nebevî’nin yo­lunu tuttu. Her gören ona, “Allah, tevbeni kabul etti; müjdeler olsun sana ey Ka’b!” diyordu.

Ka’b, mescide vardı; selam verip, Hz. Re­sû­lul­lah’ın huzurunda diz çöktü. Resûl-i Ekrem Efendimizin de yüzü sevinçten gülüyordu. Ka’b’ın selamını tatlı bir tebessümle bir­likte aldı. Sonra da, “Müjde, ey Ka’b! Bugün, annenden doğ­duğun günden beri yaşadığın günlerin en hayırlısı, en mesududur!” diye bu­yurdu.

Ka’b b. Mâlik, “Yâ Re­sû­lal­lah! Bu müjde senden mi, yok­sa Allah’­tan mı?” di­ye sordu.

Peygamber Efendimiz, “Benden değil, doğrudan doğruya Allah katından” di­ye buyurdu.[100]

Mânevî sıkıntıdan kurtulan Ka’b, son derece memnun ve mesrurdu. “Yâ Re­sû­lal­lah! Tevbem kabul olunduğu için Allah ve Resûlü yolunda sadaka ola­rak malımı dağıtmak istiyo­rum!” dedi.

Peygamber Efendimiz bu teklife, “Malının bir kısmını kendine alıkoy. Böy­lesi senin için daha hayırlıdır”[101]ceva­bını verdi.

__________________________________________________________________

[1] İbn Sa’d, Tabakat, c. 2, s. 165.
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 4, s. 159; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 165.
[3] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 165.
[4] Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 615.
[5] Bir dirhem, üç gramdır.
[6] Tirmizî, a.g.e., c. 5, s. 615.
[7] Tirmizî, a.g.e., c. 5, s. 615; İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 3, s. 327.
[8] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 161.
[9] Taberî, Tefsir, c. 10, s. 197.
[10] İbn Esîr, a.g.e., c. 3, s. 315-316.
[11] Taberî, a.g.e., c. 10, s. 194-195.
[12] İbn Hacer, el-İsabe, c. 2, s. 500.
[13] İbn Kesir, Sîre, c. 4, s. 9.
[14] Vakidî, Megazi, c. 3, s. 991-992.
[15] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 161; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 165.
[16] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 161; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 165.
[17] Tevbe, 93.
[18] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 161-162.
[19] Vakidî, a..e., c. 3, s. 1041.
[20] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 160.
[21] Tevbe, 81.
[22] Tevbe, 49.
[23] Tevbe, 45.
[24] Tevbe, 47.
[25] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 162; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 166.
[26] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 162; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 165.
[27] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 24
[28] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 24; Buharî, Sahih, c. 3, s. 86.
[29] Hz. Musa, Tur dağına çıktığı zaman, geride kavminin idaresine bakmak üzere kardeşi Hz. Hâ­run’u bı­rakmıştı.
[30] İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 24; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 86.
[31] Resûl-i Ekrem Efendimizin, bu son gazâlarında en büyük sancağı Hz. Ebû Bekir’e vermesinin, vefat­larından sonra onun ilk halife olacağına lâtif bir işaret olduğu zikredilmiştir.
[32] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 163.
[33] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 163; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 24-25.
[34] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 163; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 24.
[35] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 163; İbn Sa’d, a.g.e., c. 3, s. 25.
[36] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 162; Taberî, Tarih, c. 3, s. 143.
[37] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 167; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 145.
[38] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 167; İbn Hacer, el-İsabe, c. 4, s. 64.
[39] Tevbe, 34.
[40] İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 233-234.
[41] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 168; İbn Sa’d, a.g.e., c. 4, s. 235.
[42] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 165.
[43] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 165; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 90; Müslim, Sahih, c. 4, s. 2286.
[44] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 164-165; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 144.
[45] İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 16.
[46] İbn Kayyim, Zâdü’l-Meâd, c. 1, s. 156.
[47] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 165; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 144; İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 16.
[48] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 166.
[49] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 166.
[50] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 166.
[51] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 167; İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 16-17.
[52] Kadı İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 650-651.
[53] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 163; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 144
[54] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 163; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 144.
[55] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, c. 3, s. 37; İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 23-25.
[56] Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 3, s. 416; Müslim, a.g.e., c. 4, s. 1737-1738.
[57] Halebî, a.g.e., c. 3, s. 119.
[58] Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 3, s. 304, c. 5, s. 248; Buharî, a.g.e., c. 1, s. 70; Müslim, a.g.e., c. 1, s. 370; Nesaî, Sünen, c. 1, s. 210-211.
[59] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 169-170; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 146.
[60] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 170; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 146.
[61] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 170; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 146.
[62] Eyle, ilk Yahudî şehirlerindendir. Hz. İbrahim’in (a.s.) torunu Eyle’den dolayı bu isimle anılmıştır. Hicaz’ın sonu ve Şam’ın başlangıcıdır.
[63] İbn Seyyid, Uyûnü’l-Eser, c. 2, s. 221.
[64] İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 289.
[65] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 169; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 289-290.
[66] Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 3, s. 11; Müslim, a.g.e., c. 1, s. 57; İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 17.
[67] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 170; İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 168; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 147.
[68] İbn Kesir, a.g.e., c. 4, s. 36.
[69] Vakidî, a.g.e., c. 3, s. 1043-1044.
[70] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 174; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 147.
[71] Ebû Amir, başmünafık Abdullah b. Übey b. Selûl’ün yakın akrabası idi. Câhiliyye devrinde ruhbanlı­ğa özenirdi. Peygamber Efendimize peygamberlik verilince bunu kıskanmaya başladı. Pey­gamber Efendimiz hicretle Medine’ye gelince, o, etrafına topladığı birkaç adamla Mekke’ye gitti. Bedir Savaşı’nda Müs­lümanlara karşı savaştı. Bizzat Peygamber Efendimiz ona “Fâsık” adını tak­tı. Mekke’nin fethinden sonra Şam’a gitti.
[72] İbn Kayyim, a.g.e., c. 3, s. 12.
[73] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 174; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 147.
[74] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 174; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 147.
[75] Tevbe, 107-110.
[76] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 174; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 147.
[77] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 174; Taberî, a.g.e., c. 3, s. 147.
[78] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 168; Vakidî, a.g.e., c. 3, s. 1056-1057; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 3, s. 341; Ebû Dâvûd, Sünen, c. 3, s. 12.
[79] Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 5, s. 425; Müslim, a.g.e., c. 2, s. 1011.
[80] İbn Kayyim, a.g.e., c. 3, s. 12; Halebî, a.g.e., c. 3, s. 123.
[81] İbn Sa’d, a.g.e., c. 2, s. 167.
[82] İbn Esir, Üsdü’l-Gabe, c. 4, s. 248; İbn Hacer, a.g.e., c. 3, s. 302.
[83] İbn Esir, a.g.e., c. 4, s. 247.
[84] İbn Esir, a.g.e., c. 4, s. 343.
[85] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 176; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 87.
[86] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 177; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 87-88.
[87] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 177; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 88.
[88] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 177; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 88.
[89] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 177; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 88.
[90] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 178; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 88.
[91] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 178; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 3, s. 458; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 88.
[92] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 179; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 3, s. 458; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 88.
[93] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 179; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 88.
[94] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 179; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 88.
[95] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 179; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 88.
[96] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 179; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 3, s. 458; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 88.
[97] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 179; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 3, s. 458; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 88.
[98] Tevbe, 118.
[99] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 180; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 89.
[100] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 180; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 89.
[101] İbn Hişam, a.g.e., c. 4, s. 180; Ahmed İbn Hanbel, a.g.e., c. 3, s. 459; Buharî, a.g.e., c. 3, s. 89.

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Sponsorlu bağlantılar